Aklın Serkeşliği ve Sabır Makamı



“Bilgece kuşatmadığın şeye nasıl sabredersin?” der Hz. Hızır (a.s.). Nitekim o meşhur yolculukta Hz. Musa sabredememiş; Hz. Hızır’ın, ilk bakışta akla muhal gibi görünen her işinin altındaki hikmeti merak etmişti. 

İnsanın doğası budur: Merak etmek ve bu merakla bir cevaba ulaşıp aklı tatmin etme çabası... Her akıl merak etmez; merak etse de cevap aramaz, cevap arasa da bulamaz, bulsa da tatmin olmaz; o ayrı bir konudur. 

Hızır (a.s.)’ın yolu; Hz. Musa’dan sabır, tevekkül ve tam bir teslimiyet bekliyordu. Belki de bu yolculuğa, insanın hikmete karşı duyduğu merakı ve sabırsızlığı bizzat insana anlatmak için çıkılmıştı. Her şeyin hikmetine vakıf olmak —peygamber de olsa— bir beşere ait değil; cisimden tecrit edilmiş Hz. Hızır’a ve onun âlemine ait bir durumdur.

Yolculuk boyunca Hz. Hızır’ın yaptıkları akla muhal ve kabul edilemez görülse de açıklanan sebepler, işi sıradan insan aklı için gayet mantıklı ve makul bir noktaya getirir. Bu durum bize gösteriyor ki bilmediğimiz, merak ettiğimiz, hiçbir makul sebep bulamadığımız, hatta saçma ve mantıksız bulduğumuz şeylerin arkasında daha büyük bir akıl vardır. O akla eremediğimizde her şey anlamsızlaşır ve beşerî aklımıza mugayir hâle gelir. Hz. Hızır yolculuğun başında, “Sormayacaksın, sabredeceksin, merakına (dünyevi aklın kışkırtmalarına) yenik düşmeyeceksin.” diyerek Hz. Musa’yı ikaz eder. İşte din budur. 

İlahi aklın işlerine her dünyevi akıl ermez; erse herkes Hızır olurdu. Bu sebeple insana tevekkül ve teslimiyet düşer. Öteleri merak eden istidatlı akıllara da sabır düşer ki büyük mükâfatlar vadedilen gerçek sabır işte budur. Ancak bu sabır, seyr-i sülukta bir makamdır ve sıradan akıl sahiplerinin ulaşabileceği bir mertebe değildir.

Yine bu yolculukta, söz konusu sabrın ağırlığı vurgulanır. Bir peygamber olan Hz. Musa dahi bu yolculukta bu sabra güç yetirememiş, her defasında işin aslını öğrenmek istemiştir. Asası ile denizi yaran bir peygamber olmasına rağmen Yaratıcı’yı görmek istemesi; keza Hz. İbrahim’in, ateşin kendisi için nasıl “berden ve selâmen” (serinlik ve selamet) oluşuna şahitlik etmesine rağmen ölülerin nasıl diriltildiğini merak etmesi de cismani aklın bu sabra güç yetiremediğine delalet eden durumlar olarak değerlendirilebilir.

Süfli akıl, tam bu noktada, Hz. Musa ve Hz. İbrahim’in bu durumlarıyla ilgili sabretmesi zor bir “itminan hastalığına” düşebilir. Bu hastalık insanı, bir uzva dadanan zararlı kurtçuklar gibi içten içe kemirip bitirir. Bu hastalığın devası kalbi hasta eden bu ve benzeri sorulara verilecek cevapta gizlidir: Asası ile denizi yaran, bıldırcın eti ve kudret helvası ile kavmini besleyen Allah’ın Resulü nasıl bir Yaratıcı algısına sahipti ki O’nu görmek istedi? Aynı şekilde atıldığı ateşin selametli bir bahçeye dönüşünü gören Hz. İbrahim, Allah’ın ölüleri nasıl tekrar dirilttiğini neden merak etti? Neden kalbinin mutmain olmasını istedi? Bulunduğu hâl bu itminanın fevkinde değil miydi? Bu durumu, bazı felsefecilerin yaptığı gibi peygamberliğin bir lütuf olduğuna mı yormak gerekir? Ya da Hz. Musa ve Hz. Hızır’ın yolculuğunda, Hz. Hızır’ın hikmet sahibi olduğunu fakat bir peygamber olsa dahi Hz. Musa’nın bu hikmetlere vakıf olamadığını mı düşünmek gerekir?

Bu sorulara “ilmelyakînden aynelyakîne ulaşma isteği” cevabı verilecek olursa bu defa akla şu sorular gelir: “Peygamberler ilmelyakîn derecesinde midir ki aynelyakîn olmayı isterler?”, “Yaratıcı ile konuşma ve O’nun varlığıyla bizzat muhatap olma hali aynelyakîn bir bilgi değil midir?”, “Varlığına aynelyakîn derecesinde şahit olunanın fail oluşuna da aynelyakîn şahit olmak gerekir mi?” İşte bu ve benzeri sorular, süfli aklın cevabını bulmaya güç yetiremediği, insan zihnini kemiren kurtçuklardır.

Ancak biz bu hastalığın şifasının da var olduğunu Hz. Eyüp’ten biliyoruz. Kim bilir, belki de bu merak ve sorular onu bir arayış girdabına sürüklemiş; bu arayış da zihnini hastalıklı bir uzva musallat olan kurtlar gibi kemirmeye başlamıştı. O ise ne bu sorulardan, ne arayış girdabından, ne de varlığından şüphe duymadığı hakikatten vazgeçti. Onun bu sabrı aklını hakikate ulaştırdı ve o, hastalıklarından kurtuldu. Yoksa cismani kurtlar içinde yatan bir peygamber hayal etmek ne haddimize!

Şimdi biz insanlar da saatin yelkovanı gibi döner dururuz. Ayağımız Hak’ta sabit kadem; başımız, aklının peşinde günde yirmi dört tur atar. Bugün “ak” dediğimize yarın “kara” diyebiliriz. Her bakıldığında farklı bir noktayı gösteriyor olabiliriz; yanılabiliriz. Bu, başımızın serkeşliğindendir. Gezdiğimiz yerler hep aynı olsa, durumumuz dışarıdan bakıldığında mükerrer ve boş hareketler gibi görünse de hiçbir anımız diğerine denk değildir. Ruhumuz ancak böyle olgunlaşır; zamana hükmümüz böyledir.

Bu noktada bizi fırlatıp atacak ve işe yaramaz hâle getirecek tek şey, ayağımızın da başımızın serkeşliğine kapılmasıdır. Bu; tüm çabalarımızı yok edecek, bizi istikametimizden saptıracak bir durumdur. Allah korusun.

Yorum Gönder