Yola çıkmıştı bir kere; artık geri dönemezdi. Attığı her adım onu yeni ufuklara yaklaştırmış, ama aynı zamanda geçmişine yabancılaştırmıştı. Güneşe, aya, ağaca, çiçeğe, zamana, hayata, ölüme, gerçeğe “neden” diye sormaya başladığı andan itibaren geçmiş yaşantısı mazide kalmış ve geri dönülmesi imkânsız hatıralara dönüşmüştü.
Bu yol tekinsiz, tarif edilemez bir yoldu. Yol boyunca dizilmiş, birbirine nazır veya birbirine tezat kadim hanlarda konaklıyor, ulu çınarların rahlesinin önünde diz çöküyor ve her handan çıkışında farklı bir kimliğe bürünüyordu. Kâh o hanların kandili, kâh sezgileri ve hatırladıkları ile karanlıkta el yordamıyla hangi yöne gittiğini dahi bilmeden ilerlemeye çalışıyordu. Bu karanlıklarda derin kuyulara düşmekten korkuyor, ama her kuyuda bir Yusuf ile karşılaşma ihtimaliyle yoluna devam ediyordu.
Büyük bir sergi salonunda sergilenen sanat eserlerinin birkaçını inceledikten sonra sanatçısını merak eden, sanatçıyı tanımadıktan sonra ne kadar büyüleyici olursa olsun diğer eserlere bakmanın bir anlamı olmadığını düşünen bir adam gibi kırları, bayırları, baharları, çiçekleri, mevsimleri, ovaları, denizleri geçti. İnsan aklının “nasıl” sorusu ile tanrının ilminden elde ettiklerinin sonuçlarını gördü. “Nasıl” sorusu ile “neden” ve “kim” sorusunu karıştıranlara, sorularına cevap bulamayanlara, yanlış cevaplara sarılanlara ve hiç soru sormayanlara şahit oldu. Düşme korkusu ile tırmandığı yüceler yücesi bir dağda yükseldikçe algısı ve görüşü değişti. Aşağıda kalan her şey gözünde küçüldü. Yükseldikçe manzara genişledi. Başka kimsenin göremediği bu noktadan varlığı müşahade etmenin dayanılmaz zevkini yaşadı. Kendini yalnız ve farklı hissetti; mutlu oldu.
Aklından “İyi ki bu yolculuğa çıkmışım, yol boyunca gezdiğim onca handa edindiğim tedrisat, mesafeleri düzgün hesaplamam, işaretleri dikkatli okumam ve tırmanma yeteneğim sayesinde işte buradayım.” diye geçirdi. “Yavaş.” dedi kalbi. “Senin yüzünden çok çile çektik. Onca yolu karanlıkta senin hesaplamalarının doğru olmasını ümit ederek ilerledik. Oysa bu yol bize verilmiş bir lütf-u ilahi idi. O rahlenin önünden ayrılmasaydık onca zahmete gerek kalmadan buraya ulaşabilirdik. Üstelik yolumuzu kaybetme korkumuz olmazdı. Neyse ki şu anda bu dağın yamacındayız, ancak bu sadece senin gayretinin bir sonucu değil; tanrının benim niyazıma bir lütfudur.”
Yok, yok… yükseklerde de itminan yoktu. Kişi menzile varmadan nasıl mutmain olabilir, nasıl yolundan emin olabilirdi? Bu kavgada aklına mı yoksa kalbine mi kulak vereceğini bilemedi. Sadece birisi ile ilerlemeyi ve sadece onu dinlemeyi riskli gördü; çünkü kendisinde ikisi de tam değildi. Her ikisine de hak verdi. Üzerinde bulunduğu yerin haşmeti çökmüştü. Bir an için kavgayı bir kenara bırakıp etrafı algılamak, o zevki sonuna kadar yaşamak istedi. Buradan her şey çok daha farklı görünmekteydi. İnsanın sefaleti vadinin dibinde kalmıştı. Bu noktada hakikat sonsuz bir hâle bürünmüş, dağlar ve deryalar ardı ardına sıralanmıştı. Onca gayret ve emekten sonra ulaştığı bu nokta, yolun sonunu değil başlangıcını gösteriyor gibiydi.
Az ileride bir çobana rastlayınca şaşırdı. Dağların yamaçlarında bir çobana rastlamak pek şaşılacak bir durum olmasa da bu dağ, değil çobanların; en bilge filozofların, en mücehhez seyyahların, en ârif dervişlerin bile yollarda kaldığı bir dağdı. İçinde bulunduğu duruma anlam veremedi. Öyle ya, binbir tehlike ve güçlükle ulaştığı bu yamaçlara bu çoban nasıl gelmişti? Bunu öğrenmek için bir süre çoban ile vakit geçirmeye karar verdi.
Çobanın sade bir hayatı vardı. Her gün koyunlarını otlatıyor, aynı rutinlerle günü tamamlıyordu. Sabahın erken saatlerinde kalkmaktan, koyunlarını ağıldan çıkarmaktan, dağın yamaçlarında onlarla dolaşıp onları otlatmaktan gocunmuyor, bilakis mutluluk duyuyordu. Sanki dünyadaki tek vazifesi buymuş gibi davranıyor, bu hayatı için yaratıcısına minnet duyuyor ve nihayetsiz bir tevekkülle yaşıyordu.
Bir insanın tüm endişelerden, tuzaklardan, beyni kemiren kurtlardan, kalbe ilişen hastalıklardan uzak bir şekilde günlük rutinleriyle bu yamaçlarda yaşaması imrenilecek bir durumdu. Nasıl olmasındı ki? O bile bu yamaca ulaşmak için çok mesafe kat etmiş, çok zaman harcamış, çok tehlike atlatmıştı. Kendisi için ihtişamlı bir durak olan bu yamaç, orada yaşayan çoban için sıradan ama sahip olduğu için şükrettiği bir yerdi.
Çobanı tanıdıkça onun görevini hakkıyla yapmasına ve tevekkülüne hayran oldu. Onunla daha fazla vakit geçirmek, konuşmak ve bu yamacın güzelliklerini zihnine işleyip zevkine varmak istiyordu; ama tüm hayatını bu yamaçta geçirmiş, başka bir yer görmemiş çoban her defasında koyun gütme, otlağa gidip gelme ile ilgili konularda konuşuyor, bu işleri kuralına uygun yapmanın ne kadar ehemmiyetli olduğunu ve bunun tanrıyı ne kadar mutlu edeceğini anlatıyor, başka muhabbet bilmiyordu.
Bir akşamüstü, yolcu ile çoban gün batımına karşı büyükçe bir taşın üzerine oturdular. Güneş son ışık hüzmelerini engin dağların ve denizlerin üzerine saçıyordu. Bu ulu dağ yamacında manzaranın tüm ihtişamını izlemek mümkündü. Yolcu, tüm ömrünü bu yamaçta geçiren çobana başka yamaçların, vadilerin, nehirlerin, ovaların, denizlerin güzelliklerini anlatmak istedi; ancak söze nasıl başlayacağını bilemedi. Bir eliyle batmakta olan güneşin altın tacını takan dağları işaret ederek ona o dağları hiç merak edip etmediğini sordu. Çoban bu soruya bir anlam veremedi. Dağların arasında, vadilerin içinde yaşayan insanlardan; onların düzeninden, önceliklerinden, hayata tutunma çabalarından ve ilahlaştırdıkları menfaatlerinden söz ediyorsa onları biliyordu ve bu sebeple onlara yabancıydı. O, bu dağda her şeyden uzak, yaratıcının emrettiği gibi yaşamayı tercih etmişti ve bundan mutluluk duyuyordu. “Neyini merak edeyim?” diye cevap verdi. “Vadilerinde yaşayan insanları soruyorsan işlerine akıl sır ermez.” dedi.
Yolcu insanları kastetmemişti; ancak soruyu tekrarlamayı anlamsız buldu. Çobana başka dağların güzelliklerini anlatmak gereksizdi. O, kendi mizacına uygun bir yamaçta kendi düzenini kurmuş, doğanın ve manzaranın görünen yüzü ile huzur buluyordu. Bu doğal yaşam, düzen ve tevekkül hem huzur kaynağı hem de kurtuluş yoluydu. Çoban ne bu yamacı aşacak hayaller kurabiliyor ne de başka yerleri merak ediyordu. Yaşadığı bu yamaç cennet gibiydi. Uğruna yaşadığı, hayalindeki cennet ise bu yamaç gibiydi. Başka vadilerin güzellikleri ile bu saadeti gölgelemek çobana haksızlık olurdu. Sustu. Birlikte batan güneşe baktılar. Çobanın Rabbi güneşi batırıyordu. Çoban bu güce akıl sır erdiremediğini belirterek Rabbinden afiyet ve cennet diledi. Oysa yolcunun Rabbi o güneşte, onun aydınlığında, aydınlığının sebebinde, o ışığı algılayan gözde, akılda, ışığın düştüğü her şeyde, ötesinde, ezelinde, her vadide, her kuyunun dibinde, her dağın zirvesinde, her şeyin ötesinde, mebdeinde, membaında hiçbir şey olmadan her şeyde tecelli etmeye devam ediyordu…

