Kavrulmuş Fındık Taneleri

 



Buğulu minibüs camlarının ardından bana bakışını hatırlarım hep... Canından bir parça gidiyormuş beni yolcu edişini... Soğuktan buğulanmış camların arkasından gördüğüm sıcaktan buğulanmış gözlerini... Çaresizce eski bir kamyon lastiğinin üzerine çöküşünü, Haftalarca içinde büyüttüğün ve vadiler dolusu köylere sığdıramadığın evlat hasretini...

Benim için de kolay değildi aslında hasret dolu vadileri yara yara şehirlere ulaşmak. Sen oğlundan ayrılmak  istemezdin, ben anamdan. Ah çeker gibi, of çeker gibi yürekten, rahatça söylediğim anamdan, ailemden, köyümden, çocukluğumdan. Gitmek mi zor, kalmak mı sorusu ne kadar da anlamsızdı benim için. Tabii ki gitmek zordu  çocukluğum boş mısır tarlalarında koşarken, hayallerim coşkun derelerde oynarken, daha yaşanacak bir sürü çocukluk varken ve en önemlisi sen gerideyken.

Ben onca hasreti on iki yaşındaki bir çocuğun kalbine sığdırırdım da sen on iki yaşındaki küçük bir çocuğun hasretini kocaman yüreğine sığdıramaz, gözlerinden taşırırdın.

Her ayrılışımızda hayallerimi taşırdım yanımdan ayırmadığım çantamda, her biri hasretle kavrulmuş kalplere benzeyen fındık içleriyle beraber... Ayrılık akşamlarında fındıkları kuzinenin fırınına sürerken içindeki çağlayanların, yüreğindeki heyelanların sesini duyardım.  O fındık taneleri senin yüreğindi benden ayırmak istemediğin ve  içinden söküp çantama koyduğun.   

Ben hep gitmenin daha zor olduğunu düşünerek gittim. Ve gittiğim yerleri mesken ettim.

Neredeyse çeyrek asır sonra sen de benim yanımda, mesken tuttuğum yuvamdaydın ve yine ayrılık vakti gelmişti. Bu kez sen gidecektin, ben kalacaktım.

Bindiğin otobüs yavaş yavaş hareket ederken ayrılığa doğru, yaşadığım şehri peşine takıp sürükledi sanki. Ve geride harabe hatıralar bıraktı. O an ikinci ayrılığı yaşadım ilk ayrılık gibi. Anladım ben daha on iki yaşında köyden ayrılırken vadilerin neden senin üzerine kapandığını. Tamam gitmek gerçekten zordu ama acı tatlı hatıralarla baş başa geride kalmak çok daha zordu.