Bir Yol Hikayesi

Ufak tefek biri olması hoşuma gitmişti. Koltuğundan taşmayacak, beni rahatsız etmeyecekti.

Daha yerime oturmadan "Saat kaç?" diye sordu. Otobüsün ön tarafındaki dijital saati görmemişti anlaşılan.
"Sekiz" dedim. Umarım çok konuşmaz diye geçirdim içimden koltuğa yerleşirken. Yolculuk esnasında yanımda oturan veya yanına oturduğum yabancı birisiyle sohbet etmekten pek hoşlanmıyordum.

Uykuya daldı. Horluyordu. Kafamı çevirip yanına oturduğum yabancıyı süzdüm. 20 -25 yaşlarında, oldukça mütevazi giyimli, seyrek ve düzensiz sakalları en az bir haftadır tıraş edilmemiş, köy kokan bir gençti. Elleri dikkatimi çekti. Ağır işlerle oldukça yıpranmış görünen eller sanki vücudunun en yaşlı organıydı.

Gözlerini açtı. tekrar saati sordu. "Sekizi on geçiyor" dedim. "Bugün ayın kaçı?" dedi. Bu oldukça tuhaf bir soruydu. Bilet alıp otobüsle yola çıkan herkes o gün ayın kaçı olduğunu bilirdi. Umursamaz bir tavırla cevap verdim. "Yirmi üçü".

"Bu otobüs yarın kaçta İstanbul'da olur?" dedi. Konuşmak istemediğimi gösteren bir tavırla "On bir, on iki gibi" dedim.

Tavırlarımdan konuşmak istemediğimi anlamış olacak ki bir daha soru sormadı. Yan gözle kendisini süzdüm. Masum bir görüntüsü vardı. Şimdi içimi bir pişmanlık kaplamıştı. Neden konuşmak istememiştim ki. Ne zaman İstanbul'da olacağımızı bilemediğine göre belli daha önce İstanbul'a gitmemişti. Kılık kıyafeti de ilk defa köyünden çıkan biri izlenimi veriyordu. Celb dönemiydi. Askere gidiyor olabilirdi.

"Askere mi gidiyorsun?" diye sordum.
"Yok" dedi, "Çalışmaya gidiyorum."
"İlk defa mı gidiyorsun?"
Gülümsedi.
"Yok, ben on beş yıldır İstanbul'da çalışıyorum" dedi.

İyice şaşırmıştım.
"On beş yıldır İstanbul'da çalıştığın halde İstanbul'a saat kaçta varacağını bilmiyor musun? diye çıkıştım.
"Abi, kafam biraz karışık" diye karşılık verdi.

En fazla 25 yaşında olduğunu tahmin ettiğim genç on beş yıldır İstanbul'da çalıştığını söylüyordu! Merakımı gidermek için ardı ardına sorularımı sıraladım.

"Kaç yaşındasın?"
"23 yaşındayım. 8 yaşımdan beri çalışıyorum."
"Nerelisin?"
"Trabzon, Araklı"
"Ne iş yapıyorsun?"
"Kapı, menteşe filan."
"Hangi semtte?"
"Büyük Çekmece'de"

Şimdi konuşmak istemeyen sanki o'ydu. Sorularıma kısa cevaplar vermiş ve bana hiçbir şey sormamıştı. Camdan dışarı bakarak uykuya daldı. Bu hali de bana oldukça garip gelmişti. Anında uykuya dalıyor, birkaç dakika sonra uyanıyordu.

Yine öyle oldu. Kısa süren uykusundan uyandı.
"Ne zaman mola verecek bu otobüs acaba?" diye sordu.
"Bilmem, birazdan verir herhalde." dedim.

İlk karşılaşmamızdaki konuşmak istemeyerek gösterdiğim tavırların verdiği pişmanlıktan olsa gerek şimdide ben konuşmak istiyordum.
"Evli misin?" diye sordum.
"Evliydim" dedi. "Eşim vefat etti."

İçimde biryerlerde heyelanlar göçtü sanki. Üzüntüyle ve şaşkınlıkla sordum:
"Başın sağolsun, hasta mıydı?"
Ses tonu değişti. Heyecanlandı mı duygulandı mı yoksa o anı yeniden mi yaşadı bilemedim.
"Trafik kazası" dedi, "Abisinin arabasını sürüyordu. Arabayla trenin altında kaldı."
Birşeyler soracaktım, soramadım. Ama o anlatmaya devam etti.
"Kaç kere dedim sürme o arabayı başına birşey gelir diye, dinlemedi"

Ses tonu ve söyleyiş biçimi beni çok etkilemişti. "Kaç kere dedim" derken sanki herşey geri gelecek, eşi onun nasihatini dinleyecek ve hiçbirşey olmadan hayat devam edecekmiş gibi konuşuyordu.
"Ne zaman oldu bu kaza" diye sordum.
"İki ay önce" dedi. "Tokat'lıydı eşim. Para biriktiriyorduk. Ev alıp kiradan kurtulacaktık. Nasip değilmiş."

İsmini bile bilmediğim koltuk arkadaşım başından geçenleri anlattıkça kalbimin acıyla dolduğunu hissediyordum. Kimbilir onun yaşadığı acı nasıldı!
Ses tonu donuklaştı. Onu teselli etmek isteyenlerden duyduğu üçbeş kelimeyi isteksizce sıraladı:
"Ölenle ölünmüyor, nasip değilmiş, ne yapalım"
"Çocuğunuz olmuş muydu?" diye sordum. Karşı koltukta annesinin yanında oturan kızımı gösterdi.
"Senin kızın gibi bir kızım var, anneannesiyle şimdi" dedi.

Kızının neler yaptığını, kızı ile nasıl oynadığını, ilgilendiğini anlattı sanki bir boşluğu kapatmak istermiş gibi. İfadeleri donuk, kelimeleri vurgusuzdu...

Üzüntüden ne teselli edecek birkaç söz söyleyebildim ne de başka birşey. "Allah sabır versin" dedim sessizce.

Otobüsümüz mola için durunca şadırvana gidip abdest aldım. Yatsı namazını kılmak için mescide yöneldiğimde onu gördüm. Köşe başındaki çöp kutusunun başına çömelmiş, bir sigara yakmıştı. Loş ışıkta yüzünü saklasa da ıslak gözlerini saklayamamıştı.

Yorum Gönder